Mehmet Yılmaz Ergüvenç Kimdir?

 

 

 

 

Yılmaz Ervgüvenç/hport.com.tr

 

 

 

İsmim ailem ve arkadaşlarım arasında ‘Yılmaz’ olsa da cep telefonuma gelen, reklâm ve promosyon yapan kızlara göre ismim, ilk ismim olan ‘Mehmet Bey’dir. Bazıları lütfedip ‘’Efendim hangi isminizle hitap etmemi istersiniz?’’ derler. Ben ise ne diyeceğimi şaşırırım.

 

 

Annem ve babam İstanbullu olsalar da doğduğum şehir İzmir. İlk çocukluk yıllarım bu şehirde geçti. İzmirliler için, ‘simite gevrek derler, sabahları boyoz yerler’ diyenlere bakmayın. İzmirli için özgür ve özgün fikirli olmak esastır. O yüzden de İzmir’e de İzmirlilere de sevdalıyım. Doğum tarihim mi? Babam nazara inanır ve ’’bereketi kaçar’’ diye yaşını söylemezdi. Ben de o yaşlara geldim. (Merak edenlerFacebook’dan görebilir.)

 

 

Babam hâkimdi. İzmir’den sonra Afyonkarahisar’a atandı. İlkokula orada ve direk 2. sınıftan başladım. Sınıfta çocuklar alfabeyi hecelerken ben su gibi gazete okurdum. İlkokulda Hava’ya, ortaokulda İlter’e, sonra Sevim’e sırılsıklam âşıktım. İstanbul’da Vefa Lisesinde artık böyle platonik aşklara boş veren, cinselliği realistgözle gören bir delikanlı olmuştum.

 

 

Buna karşın o zamanki liselilerin çoğu seks hasreti çekerdi. Marmara sinemasında oynayan ‘Acı Pirinç’ filminde Silvana Mangano’nun pirinç tarlasında ve sular içinde yürürken eteklerini hafifçe kaldırmasını bile seyretmek için filmi üç-dört kez izleyenler vardı. Neyse geçelim…

 

 

Babam hukukçu olmamı isterdi. Göremedi ama torunu Işıl parlak bir hukukçu oldu. Benimse aklım fikrim mimarlıkta idi. Mimarlık sevdam yüzünden Çapa Tıbbı boş verdim ve Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık bölümüne girdim. Akademi, Türk plâstik sanatlarına ve Türk mimarlığına büyük değerler katmış ve yetiştirmiş köklü bir okuldur. Şimdi yıllar öncesine gidelim ve bu köklü okulun kara yazgısına bir nebze değinelim.

 

 

Bir gecenin yarısı nöbetçi hademenin sigara izmariti ahşap döşemenin üzerine düştü; hademe arkadaşıyla dertleşmeye devam etti. Çallı İbrahim okuldaki atölyesinde çilingir sorasını kurmuş, dostlarıyla muhabbete dalmıştı. Velhasıl kimse için için başlayan yangının farkında değildi. Osman Hamdi Beyin özene bezene kurduğu, birçok sanat eserini ve değerli kitapları barındıran okul bir gece içinde sıfırlandı. Facianın ardından resim, heykel şubeleri bahçeye kurulan barakalara, mimarlık bölümü Yıldız Sağırlar Okuluna sığındı.

 

 

Akademiye böyle bir ortamda başlamıştım. Bir avuç öğrenciydik. Sınıfımız aynı zamanda okulun yemekhanesiydi. Okulda ne bir sanat ortamı, ne de kütüphane vardı. Arif Hikmet Holtay ve Turgut Cansever canla başla bir şeyler öğretmeye çabalıyor, Sedat Hakkı Bey burnundan kıl aldırmıyordu. Her sabah yoklama yapılıyor, idare müdürü Mehmet Bey gelmediğiniz günün ertesi odasına çağırıyor, ‘neredeydin’ diye hesap soruyordu.Geçen yıldan kalan öğrenciler, boşuna çalışmayın, nasıl olsa kalacaksınız diye moralimizi bozmaya çalışıyorlardı. Ben o hırsla sınıfı geçtim. Geçtim ama okulda aradığım üniversite ortamını bulamamıştım. Ertesi yıl tekrar sınava girdim, İTÜ Mimarlık Fakültesine kapağı attım ve oradan mezun oldum.

 

 

Ne var ki Akademide kalan arkadaşlarımın hakkını burada teslim etmeliyim. Aralarından çok değerli mimarlar çıktı; hepsi de can dostlarım oldu. Böylece mimarlık sanatının salt eğitimle değil, özel yetenekle ve azimli çalışmakla elde edildiğini öğrenmiş oldum. Acaba okul değiştirmek için boşuna mı telâşa kapılmıştım?

 

 

Eniştem yüksek mimar Süreyya Yücel Bey, Vakıflara atanmam için beni genel müdürle tanıştırdı. Ama istemeyerek de olsa onu kırdım; hayır, ben memur olmayacaktım.Bir ay kadar Eyüp’teki eski türbe ve mezarların arasında çalıştım. Eve saçım başım toz toprak içinde gelirdim. Sonuçta babamın ve abimin baskısıyla Karabük Demir-Çelik Fabrikası inşaat bölümüne girsem de işe bir ay tahammül edebildim. Bir sabah, elimde çanta, işe giderken önümde bir otobüs durdu. Muavin ‘’İstanbul İstanbul’’ diye bağırıyordu. Bir an bile tereddüt etmeden otobüse atladım. Hem abime, hem idareye ayıp etmiştim ama umurumda değildi.

 

 

İstanbul’da işsizdim. Topkapı Sarayındaki restorasyon için şantiye şefi arandığını öğrendim,anlaştım ve hemen işe başladım. Yüksek dereceli memurlar 400 lira maaş alırken ben 1200 lira alıyordum. Sevgilimle hemen evlendim. Saray çok hoşuma gitti, derin dostluklar edindim. Haa, bir şeyi atlamayalım; üç yıldır asker kaçağı idim. 1960 ihtilaliyle askere, yedek subay okuluna teslim oldum. İskenderun’da asteğmen ve teğmendim ama paşa gibiydim.

 

 

Bu arada sınıf arkadaşımla Ege Üniversitesi proje yarışmasına girdik. Birinci olduğumuzu radyodan öğrendik. Bu olay ufkumuzu açmıştı. Ardından yeni ortaklarla sabahlara kadar çalışarak 15 projede derece ve mansiyonlar kazandık.

 

 

Her ne hikmetse bir arkadaşımla müteahhitliğe özendik. Ne var ki Türkiye’demüteahhit, yaptığı iş karşılığı aldığı para ile zengin olmaz; yapmadığı işten aldığı para ile zengin olur. Bunun en veciz ifadesi, gazetelere yansıyan ‘’milletin amk’’ sözü olmuştur. Ama bu bizim yapabileceğimiz iş değildi. Beceremedik ve üç kuruşluk sermayeyi kediye yükledik.

 

 

Artık bu hercailiğin sonu gelmeliydi. Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıydı.Anladım ki benim en iyi yapabileceğim iş memurluktu. İstanbul Bayındırlık Müdürlüğünde işe başladım. Göz açıp kapayana kadar 20 yıl geçmiş, sırasıyla mimarlık ve müdürlükten başlayıp genel müdürlüğe kadar gelmiştim. Bir 10 yıl da özel sektörde geçince yaş kemale erdi.

 

 

Bunları neden anlattım ki? Hâlbuki bu yazının ana teması yazarlık serüvenim olacaktı. Türkçemizde ‘kırkından sonra saz çalmak’ deyimi vardır.Bir de ‘teneşir paklar’ diye kötü bir deyim daha vardır. Demek ki bu deyimler söylenirken 40 yaş ihtiyar sayılıyormuş; şimdi ise olgun gençliğin baharıdır.Her neyse… Peki, 70’inden sonra yazar olanlara ne derler acaba?

 

 

Yazarlık serüveni, 2001 yılı başında TİMSE dergisi editörlüğü ve mimarlık mesleğine dair yazılarla başladı. Ardından yeğenim Erdem Yücel’in müteaddit teşvikleri geldi. 2005 yılından 2014 yılı sonuna kadar farkına varmadan 75O’yi geçen makale, Ocak 2015 tarihinden bu yana da ‘hport.com.tr’de 60 makalem yayımlanmış. Yazı konularıma gelince,

 

 

‘hport.com.tr’de 21.02.2015 tarihinde yayımlanan ‘Merhaba’ yazımda ‘’Daldan dala atlayan, kâh ciddî, kâh matrak, kâh mimari ile ilgili yazılar,…’’ demişim.

 

 

 

YILMAZ ERGÜVENÇ

Caddebostan, 06 Haziran 2016

 

 

yerguvenc@gmail.com

Yayın Tarihi: 2016-07-14 17:47:55