Darülbedayi’den İstanbul Şehir Tiyatroları’na!

 

 

 

Yılmaz Ergüvenç/hport.com.tr

 

 

 

 

‘’Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.’’ Atamızın bu veciz sözü, tüm sanat çevreleri tarafından benimsense de Atamız bu sözü İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda izlediği bir eser sonrasında beraber olduğu sahne sanatçılarına söylemişti.

 

 

1912-22 yılları arasında geçen 10 yıllık muhataralı günlerimizde bile sanat etkinliklerinden vazgeçmemişizdir. Evet, 1. Dünya Savaşının arifesinde, sanat dünyamıza yeni bir güneş doğdu. İstanbul şehremini (belediye başkanı) Cemil (Topuzlu) Paşa, modern Türk tiyatrosunun temellerini attı. Bir tiyatro konservatuarı açmak üzere faaliyete geçen Cemil Paşa Letafet apartmanını kiraladı. Letafet apartmanı, Fatih, Şehzadebaşı, Bozdoğan (Valens) kemerlerine giden 16 Mart Şehitleri Caddesi başında, Serasker Rıza Paşa’ya ait büyük bir bina idi. (Ne yazık ki, 16 Mart 1920 sabah 5:45’te kaybettiğimiz şehitlerimize ait karakolun ve Türk tiyatrosunun kilometre taşının kurulduğu okulun bulunduğu ve korunması gereken bu bina, 1960 yılı başlarında Menderes yıkımlarına kurban gitti.)

 

 

Cemil Paşa, belediye bütçesinden 3 bin lira ödenek ayırdı ve Paris Konservatuarından Andre Antoine hocayı getirtti. Yeni okulun ismi Darülbedayi (Estetik Sanatlar Evi) oldu, okul 13 Ocak 1914 günü açıldı. Ne var ki Fransız hoca, savaş başlayınca ülkesine döndü. Okul bir süre bocalama devresine girdiyse de evvela Raşit Rıza, sonra Reşat Rıdvan, daha sonra Ertuğrul Muhsin öğrencisi oldukları okul yönetici oldular. Bina, 1917 yılı sonuna kadar ‘’tatbikat sahnesi’’ olarak kullanıldı. Darüttalim-i Musiki Cemiyeti (Müzik Eğitimi Derneği) de konserlerini bu binadaki salonda veriyordu.

 

 

Okul programında kıraat (okuma), telâffuz (söyleyiş), tecvid (tonlama), aruz ve edebiyat tarihi, haile (trajedi), drama, müdhike (komedi), raks (dans), adab-ı muaşeret (görgü kuralları), eskrim gibi dersler vardı.

 

 

Şimdi bir de okulun öğrencilerine bakalım: Raşit Rıza (Samato), Reşat Rıdvan, Ertuğrul Muhsin, Behzat (Butak), Emin Beliğ (Belli), Eliza Binemeciyan, Ahmet Muvahhit, İsmail Galip (Arcan), Fikret Şadi ve Ali Naci (Karacan), Halit Fahri (Ozansoy), Celal Sahir (Erozan), Peyami Safa. Gördüğünüz gibi yaşamlarını aktörlükle devam ettirenlerle beraber şair, edip ve gazetecilerimiz de bu okulun çarkından geçmişler.

 

 

Halka açık ilk tiyatro temsili 20 Ocak 1916 günü Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda oynanan ‘Çürük Temel’ oyunu idi.

 

 

Darülbedayi, 1934 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları ismin aldı. Tepebaşı’ndaki Dram ve Komedi tiyatroları sadece İstanbul’a değil, ülke kültürüne büyük katkı sağladı. Başrejisör Muhsin Ertuğrul, her sezonu bir Shakespeare temsili ile açmayı ilke edinmişti. Hamlet, Othello, Romeo ve Jüliet, Kral Lear, Onikinci Gece, Bir Yaz Gecesi Rüyası gibi Shakespeare oyunları sahnelenirdi. Telif eserlerden Reşat Nuri Güntekin’in ’Yaprak Dökümü’ 1943-44 sezonunda, Cevat Fehmi Başkut’un ’Paydos’u 1948-49 sezonunda, Orhan Kemal’in ‘İspinozlar’ı 1964-65 sezonunda büyük ilgi görmüştü. Keza Edmond Rostand’dan Sabri Esat Siyavuşgil’in manzum uyarlaması ‘Cyrano de Bergerac’ 105 temsil afişten inmemişti. Bu arada bazı olaylar da yaşanmadı değil. Örneğin Bertolt Brecht’in 1958-59 sezonunda oynanan ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’, tanrılarla alay ediyor gerekçesiyle ’Komünizmle Mücadele Derneği’ tarafından basılmış, oyun kaldırılmıştı. Bu muhteşem eser, ancak 1963 yılında tekrar sahneye konacak, Ayla Algan, oyunu ile büyük başarı sağlayacaktır.

 

 

İstanbul Şehir Tiyatrolarına yapılan devlet müdahaleleri yeni bir olay değildir. 1952 yılında, İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Dr. Fahrettin Kerim Gökay, çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle tiyatrodan ayrılmak durumunda kalan Muhsin Ertuğrul’un yerine,  Viyana ’Akademie Theater’ başrejisörü Max Meinecke’yi İstanbul Şehir Tiyatrolarının başına getirdi. Bu anlaşmazlık, tiyatro için ‘kahır yüzünden lûtuf’ oldu. Uzman, tiyatronun başında 6 yıl kaldı. Yeni yönetmen tabuları yıktı; repertuar seçimi ve reji anlayışıyla çağdaş bir tiyatro yarattı. Sanatçılar, Max Meinecke döneminden ’Altın Çağ’ olarak bahsederler. Bizler de Shakespeare’i, İbsen’i, Çehov’u, Molieré’i tanıyorduk ama Federico Garcia Lorca’yı, Jean Anoilh’i, Tenesee Williams’ı yeni yönetmen sayesinde tanımış olduk.

 

 

Tiyatro kadrosuna, kurucuların yanında Cahide Sonku, Bedia Muvahhit, Talat Artemel, Hüseyin Kemal Gürmen, Avni Dilligil, Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Halide Pişkin, Necdet Mahfi Ayral, Şaziye Moral, Mahmut Moralı, Muammer Karaca, Hadi Hün, Reşit Gürzap, Nezihe Becerikli, ... daha sonra, Perihan ve Suavi Tedü, Toron Karacaoğlu, Gülistan Güzey, Jeyan Ayral, Ayla Algan, Nedret Güvenç, … gibi oyuncular katıldılar ve Max Meinecke’nin sahneye koyduğu oyunlarla yükseldiler. Örneğin Nedret Güvenç, Shakespeare’in ’Bir Kış Masalı’ ve ’Macbeth’, Anton Çehov’un ’Vişne Bahçesi’ gibi klâsik eserler yanında Jean Anoilh’in ’Beyaz Güvercin (Colombe)’, Tenesee Williams’ın ‘İhtiras Tramvayı (A Streetcar Named Desire)’ oyunlarıyla yıldızlaştı.

 

 

Bu ve bu gibi oyunlar dışında Cemal Reşit ve Ekrem Reşit Rey kardeşlerin ’Lüküs Hayat’, ’Hava-Cıva’, ’Deli-Dolu’ gibi operet tipi müzikal oyunları da sergilenmiş ve çok ilgi çekmişti. ‘Lüküs Hayat’, hâlâ ve zaman zaman oynanmaya devam ediyor.

 

 

Bu yazıda gençlik ve olgunluk yaşlarımda gördüğüm oyunları ve oyuncuları anlatmaya çalıştım. Saydığım oyuncular, bir iki istisnasıyla rahmet-i rahmana kavuştular. Arkalarından yetişen genç oyuncular, gelenekleri devam ettirerek eskilerden aşağı kalmayan değerdeler.

 

 

Son 20-30 yıldır Şehir Tiyatroları semt sahneleri açarak ve halka çok daha fazla yaklaşarak ucuz fiyatlarla dar gelirli sınıfın da bu sanattan yararlanmasına vesile oldu.

 

 

Ne var ki yüksek maliyetli ve klâsik yapıtları halka sunan tiyatroların gişe hâsılatı ile yaşaması olanak dışıdır ve devlet desteği gerektirir. Bu Batı ülkelerinde de böyledir.

 

 

Hal böyle iken taşra kültürü almış, muhafazakâr eğitim görmüş bazı yöneticilerimiz, bu gibi köklü kültür kurumlarımızı değerbilmezlikle özelleştirme sevdasındalar. Kültür kurumları, kamu iktisadi, sınai, ticari devlet kurumları gibi özelleştirilemez; özelleştirilirse yaşayamaz. 

 

 

Özel tiyatrolarında hizmet veren Ulvi Uraz, Haldun Dormen, Yıldız-Müşfik Kenter, Gülriz Sururi-Engin Cezzar, … ve Muammer Karaca, Ferhan Şensoy, … gibi yıldız oyuncular,

 

 

Galatasaray, Elhamra salonundaki İstanbul Tiyatrosu’nda oynayan Toto Karaca, Muzaffer Hepgüler, Ali-Celal Sururi, Turgut Boralı, … gibi vodvil ve gag oyuncuları,

 

 

 Taksim-Elmadağ, Şan Tiyatrosu’nda oynayan Erol Evgin, Şener Şen, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Nevra Serezli, … gibi müzikal oyuncuları, (Gericiler tarafından yakılan tiyatro.)

 

 

 Haldun Taner’in Devekuşu Kabaresi’nde oynayan Zeki Alasya - Metin Akpınar, … gibi değerli ironi oyuncuları kolay yetişmiyor.

 

 

Buna karşın, görüyorsunuz ki halkın rağbetine mazhar olan bu ve bu gibi özel tiyatrolar bile devamlılık gösteremiyor; saman alevi gibi parlıyor ve sönüyorlar. Sayın devletliler! Vazgeçin oyunlarını başarıyla sürdüren Şehir ve Devlet Tiyatrolarını özelleştirme sevdasından…

 

 

YILMAZ ERGÜVENÇ

Caddebostan, 16 Aralık 2016

 

 

yerguvenc@gmail.com     

Yayın Tarihi: 2016-12-16 19:14:00