Güneşe Yüzen Deniz Kabuğu!

 

 

 

Ajda Tenbekçi/Hport.com.tr

 


 Merhabalar,

 

Ne yaz geçiriyoruz  değil mi sevgili dostlar, sıcaklar, depremler, dolular, seller. Bizler bilinçli insanlar olarak tabiattaki alma verme dengesinin farkına çoktan varmıştık ve doğaya verdiğimiz zararların bize geri dönüşü olmayacağını düşünecek kadar da iyimser  değildik  zaten. Fakat artık olumlu düşünelim ve güzel umutlarımıza sahip çıkmaya devam edelim, olur mu?

 

Bugün yazılarımdan hoşlananlar, hoşlanmayanlar  ve belki de ilk kez okuyacaklar için  bir değişiklik yapıp kısa bir öykümü  paylaşmak istiyorum, konusu ise;  hayallere ulaşmak üzere yapılmış tatlı bir yolculuk ve bu yolda karşımıza çıkan en esaslı engel, yani  korkularımız. 

 

 Bana sorarsanız, korkularımızla yüzleştiğimiz gün, gerçek kendimizle  tanıştığımız ve hayata bambaşka bir yerden bakmayı öğrendiğimiz gün olacaktır.

 

O zaman sözü fazla uzatmayıp, şimdilik günün kahramanı olan küçük deniz kabuğu ile sizleri başbaşa bırakıyorum. Sizin de onda kendinizden bir şeyler bulacağınızı ve kendisini  kucaklayacağınızı  umarak. 

 

 

  Sevgiyle kalınız.  

 

 

 Güneşe Yüzen Deniz Kabuğu!

 

 

 Pembeli turunculu bir şekerleme gibi, sanki  gökyüzünün denizle birleştiği çizginin tam ortasında sonsuza dek sabit kalacakmış gibi, ihtişamlı, lezzetli hatta nefis görünürken güneş , deniz kabuğu sevgiyle  dokunmak, konuşmak , yalamak istedi onu . Sanki hep orda kalacakmış gibi, sanki portakallı güzelliği göz gözü görmez karanlığı asla üzerine düşürmeyecekmiş gibi.

 

Aşk gibi, bitmez gibi, sevgiyle, mutlu gibi, kimse kimseyi bir daha incitmezmiş gibi. Isıtacakmış gibi ama yakmazmış gibi, korumak, korunmak ister gibi. 

 

Yaklaşmak lazım ona, çağırıyor beni, tüm bu tatlı manzara benim gönlümü almak için dedi deniz kabuğu. Oysa  kaç zaman oldu ikizimle yollarımız ayrılalı, bir damla inci veremeden daha dünyaya,  yapayalnız kalakalmıştım  yeşil ve ıslak, derin ve esrarlı denizin ortasında. Lüks çikolataları andırır beyazlı sütlü kahve çizgili pürüzsüz yüzeyim belki ama, kimse anlamaz değerimi, kimse bilmez ne düşünür, ne yer ne içerim diye. Zannederler ki artık cansız, hissiz bir nesneden ibaretim, ne kimselere ihtiyacım var ne hatırımın sorulmasına. Ah ne poyrazlar gördüm, ne fırtınalar, korkunç, uğultulu, kıpır kıpır. Ne lodoslar gördüm beni karaya tükürmek isteyen. Ama kader, ne soldu renklerim henüz, ne aşındım, ne kırıldım ne de vazgeçtim her yeni güne bir güzellik katacağım ümidinden, ikizimle bir gün buluşacağımı düşünmekten. Şimdi herkes beni ölü zannederken, sular çekilip karaya bu kadar yaklaşmışken anladım hayatımın amacını. Beni çağıran güneşe yüzmektir vazifem, mutluluğumun tacı. Ben buysam, elbet gittiğim yerde bulurum hem kardeşimi hem aşkı. 

 

Akşam geceye, gün yeni bir güne hazırlanmaktaydı. Denizin sükuneti, gökyüzünün pembeliği yarın havanın bugünden de yaz olacağını müjdeliyordu.

 

Sevinç içindeydi yazlıkçılar; yüzeriz, gezeriz, balıklar gibi oynaşırız ılık sularda, tenimizi terimize karıştırıp güzelleşiriz diyorlardı. Bugünün tatlı yorgunluğu, tatlı suyla alınacak bir ılık duştan sonra, sabun ve şampuan kokuları içinde yumuşak havlulara silinip atılır nasıl olsa. Güzel bir yemek, belki mangalda bir balık, yoksa ızgara köfte, yanında bir duble de rakı varsa değmeyin keyfime. Çoban salataları süsler sofraları, zeytinlerle bezenmiş,  Sonrasında bekleriz mehtabı, aşk şarkıları eşliğinde kumsallarda sevgilinin başı omuzlarda, hafif güneş yanığı acısı, tatlı kaşıntılar, bir yandan nemli dudaklar, utangaç öpüşler.

 

Deniz kabuğu suyun her kıpırtısından istifade,  güneşe doğru ağır aksak ilerlemekteydi derinlerde, dalgalı kumlar üzerinde. 

Denizyıldızı kımıl kımıl kımıldaşırken zarafetle,  gördü kabuğun gayretli ilerleyişini de acıdı ona; yahu senin ruhun var mıydı,  yaşar mıydın,  bilir miydin evrendeki yerini, hayret, biz mi ruhsuzmuşuz da ruhumuz duymamış gönlünün sesini diye seslendi, arkadaşça.

 

"Canlıyım, hem de nasıl dedi kabuk, yaşıyorum ve yaşadığım sürece yolculuğum güneşe, sonsuza dek sürse bu yol ölümsüz olurum ben de, çünkü illa ki ulaşacağım ikizime ve onunla eskisi gibi bir olacağız, sonra da güneşten bir ısırık alacağız" diye ekledi. 

 

 Denizyıldızı anlam vermese de bu sözlere, aferin dedi, madem öyle, çok yaşa, iyi yaşa yaşadığın sürece… 

 

 Hoşuna gitti kabuğun bu sözler, eyvallah dedi yıldıza, yaşarken seni de unutmayacağım, selam dahi söylerim istersen gökteki eşine. Gülüştüler ve ayrıldı yolları, sabır zayıf,  hedef uzak, heves pek fazlaydı.   

 

Günbegün yüzdükçe, koştukça, yoruldukça deniz kabuğu daha bir ateşle kavruluyordu ruhu, daha bir hırslanıp daha bir hızlanıyordu. Arada bir korkup ya başaramazsam diye paniğe kapıldığı oluyordu da, kendi düşüncelerini susturup karşılaştığı her işareti hayra yormaktan geri durmuyordu. Misal dolunay varsa gökte ve düşmüşse suya aksi, yolunu aydınlattığı için teşekkür edip sürüklüyordu kendini yakamozların ardından. Ya da yağmur çiseliyorsa ılınan suyun kollarına atılıp yorgunluğunu unutuyordu. 

 

Ne kadar umut doluysa deniz kabuğunun içbükey gövdesi, doğa da bir o kadar acımasızdı aslında. Zaman aktıkça yavaşlıyordu kabuk. Yeni dostlar edinmesine edinmişti yolculuğu sırasında, hem onlara hem kendine sözler vermişti. Görülecek yerler, iletilecek selamlar birikmişti birikmesine de, heyecanı yerini ağırbaşlılığa bırakmaya başlamış, hedefinden şaşıp kendini aramaya, ruhunu dinlemeye başlamıştı. Kendini aradıkça güneşin parlaklığından uzaklaşıyor, en derin, en karanlık deliklerde, yosun bile tutamamış soğuk dehlizlerde debelenip duruyordu. Kimseyle karşılaşmadığı bu uçsuz bucaksız yalnızlıkta hissetmeyi öğrendiği korkuyla yüzleşmişti önce. 

 

Nereye gidersen git,  Nereye saklanırsan saklan,  demişti korku, bir nefes kadar yakınım sana. Kabuk önce duymazlıktan gelip ağır aksak ilerlemeye devam etmişti. Ama atamıyordu içinden korkunun sözlerini, atamadıkça tedirginleşiyor, kendine olan sonsuz güveninin titreşip durduğunu, her bir titreşimde ufalanıp dağıldığını seziyordu. Böyle zamanlarda aniden önüne atlıyordu mesela korku, karanlık yüzünü kabuğunkine yapıştırıp dik dik bakıyor, sonra sevimsiz bir kahkaha atıp şımarık bir çocuk gibi hoplayarak uzaklaşıyordu. Deniz kabuğu onun vazgeçip peşini bıraktığını zannediyor, oysa korku beklenmedik zamanlarda beklenmedik şekillerde karşısına çıkıp yüreğini ağzına getiriyordu. Vesveseden önünü göremez olmuştu, koyuvermişti kendini, tüm neşesi kaçmış, bulunduğu yerde ne işi olduğunu bile unutmuştu. Kendi etrafında dönüp duruyordu. Sonunda her şey öyle anlamsız hale gelmişti ki, gömeyim kendimi şöyle bir çukurun dibine, kapatayım gözlerimi,  tıkayayım kulaklarımı, toza kuma dönüşmem fazla da uzun sürmez onca hareketsizlik tüm gücümü tüketir nasıl olsa. Ben de kurtulurum şu korku iblisinden, onun densiz oyunlarından, hem neyle eğlenir ben olmazsam, oh olur ona diye düşünüp kendince avundu, böylece de karara vardı. 

 

Korku dalavereyi bırakmış, sessizce saklanıp bekliyordu çürümüş bir yosun topağının arkasında. Hem kabuğu yıldırdığı için keyifleniyordu hem de içini sessiz bir hayal kırıklığı tutuşturuyordu. Birden anladı ki, kendi amacı da sadece eğlenip yok etmek değil, sonuna kadar didişip kendisiyle savaşacak olanı arıyor yalnızlığına denk düşsün diye. Kimin peşine takılsa erkenden kaybediyordu bu yol arkadaşını, arkadaşlık anlayışının köstek değil destek olmak olduğunu düşünmemişti hiç. Belki de haklıydı, ancak kendisine rağmen yola devam edebilen aşardı yine kendisini. Son defa baktı kumları eşeleyen kabuğa bu kez hüzünle, yaratıcısının sonunu izleyen bir kul gibi. 

 

Tam da o anda kendi kendine uygun bir mezar kazmaya çalışan kabuk durup dinlendi, dinlenirken de artık korkunun kokusunun burnuna değmediğini fark etti. Şöyle bir uzanıp düşüncelere daldı. Güneşin o sıcak tatlılığına ulaşmak için başladığı yolculuğunda gördükleri geçti gözünün önünden. Kardeşini anımsadı, uzunca zamandır onu da düşünmez olmuştu. Ayrılıklarının üzerinden geçen tüm zamanda o sevimli masumiyetini nasıl da kaybettiğini, temiz aydınlık sularda attığı dost canlısı kulaçlarındaki hevesi nerede düşürdüğünü bulmaya çalıştı.  Nasıl da değişmişti tercihleri, neresi karanlık neresi ıssızsa neresi derin neresi bilinmezse o yolu seçmeye başlayalı beri her geçen gün daha azla yetinmeye başlamış, kendi kendine sorduğu sorulara cevap aramaktan başını kaldıramaz olmuştu.

 

Şimdiyse tüm bu yalnızlığın ortasında kendisine eşlik eden tek nefes korkunun ki de yitip gitmişti. Şaşırdı önce, henüz gömememiştim ki kendimi diye söylendi, batan gemiyi farelerin terk etmesi gibi, korku da kendisini terk etmişti işte.  Tüm yalnızlık şimdi gerçekten çökmüştü üzerine. Kaldı öylece, anladı ki bir canı varmış elden gidecek, gerisi yalanmış. Beterin beteri buymuş, ondan da vazgeçersen korkacak bir şey kalmazmış.

 

Bir büyüdü, bir büyüdü kabuk, üzerindeki çentiklerle, kenarlarındaki kırıklarla, çatlaklarla, ama kendisinden beklenmeyecek bir de kudretle dikildi ayağa. Madem yok oluşumun bir anlamı olmayacak, o zaman varlığımın sebebidir bu an dedi. Yavaş yavaş devam etti korkunun kumlarda bıraktığı izin üzerinden giderek .

 

Korkuysa, arkasındaki nefesin kabuğun ki olduğunu fark edip irkildi o an, saygıyla kenara çekilip yol verdi ona... Kabuğumuz yanından geçerken bu tuhaf dostun, anlayışla selam verdi, sakin ve duru. Üzülsün mü sevinsin mi bilemiyordu kendi ululuğuna, darısı tüm canlıların başına demekle dememek arasında kararsız kaldı, zamanı öteledi. Yürüyebildiği kadar yürümekti şimdi amacı. Belki bir gün yeniden karşılaşırlardı korku ile, birbirlerine anlatacak yeni yol hikayeleri  olurdu, kim bilir. 

 

Güneşe yüzen deniz kabuğu devam etti bu kez korkusuzca yeniden ışığa doğru.

Yayın Tarihi: 2017-08-11 15:20:58