Nâzım Hikmet’ten yola çıktım…

 

 

Erdem Yücel/hport.com.tr

 

Yaşamım boyunca yazdığım kitapların sayısını; belki şaşıracaksınız ama tam olarak bilmiyorum. Yalnızca elliyi geçtiğini sanıyorum, eşim ise daha fazla diyor… Beş altı yıldır yayınevlerinden gelen istekler üzerine yazıyorum… Sanırım böylesi daha iyi; ısmarlanmadan yazdığınız kitabı alıp kapı kapı dolaşmanın anlamı yok… Son olarak Nâzım Hikmet’i yazmam istendi… Önce net bir yanıt vermedim, kütüphanemi karıştırdım, belleğimi zorladım, sonra da kendime yazabilirsin dedim.    

 

Nâzım’ı yazmanın kolay olmadığını biliyorum; şiirlerini, düz yazılarını, eşlerine yazdığı mektuplarını birer birer ele aldım ve sonunda kitabı bitirdim. Şimdi düzeltmelerini, ekleme ve çıkarmalarını yapıyorum. Bunları yaparken bir kez daha anladım ki; Nâzım gelmiş geçmiş büyük bir dehâ…

 

Zaafları, kadınlara olan düşkünlüğü, acımasızlığı, şıp sevdiliği var mı? O da var…

 

Yaşamının büyük bir kısmını cezaevlerinde haklı ve haksız geçirmiş… Kendimce düşünüyorum;  bu milleti uyandırmak için yaşamına  bunca eziyete değer mi?

 

Belki değmez ama Nâzım için değermiş…

 

Nâzım’ın cezaevinde yazdığı şiirlerinden biri beni düşünmeye yöneltti; kendisini yargılayanları hicvediyordu…

 

 “Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün,

yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan,

halbuki kaç kere karşımda oturup dizildiler.

Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken:

               heybetli olmak

               Değildiler.

İnsandan çok eşyaya benziyorlardı:

Duvar saatleri gibi ahmak,

              Kibirli,

Ve kelepçe, zincir filan gibi hazin ve rezildiler.”

 

Bugün dünyanın aydın kesimleri Nâzım Hikmet’i biliyor… Merak ettim; acaba Onu defalarca mahkûm eden hâkimlerin isimlerini bilen var mı?

 

Günümüzde Celal Bayar’ı, Adnan Menderesi bilmeyen yoktur. Ancak bizim kuşak dışında Yassıada Mahkemelerinde onları mahkûm eden Başsavcı Altay Eğesel ile Hâkim Salim Başol’un isimlerini kaç kişi hatırlar?

 

Fransız’da hukuk skandalı olarak hukuk tarihine geçen Dreyfüs davasında vatana ihanet suçuyla rütbeleri sökülerek mahkûm edilen Yüzbaşı Alfred Dreyfüs’un masum olduğu yıllar sonrası anlaşılınca kendisinin bütün hakları geri verilmişti. Bugün düzmece bir mahkemenin 1894’de mahkûm ettiği yüzbaşının ismi bilinirde onu mahkûm edenler bilinmez… İşin garibi Fransızların çoğu da bilmez.

 

Yakın tarihlerde bizdeki Balyoz, Ergenekon ve Casusluk davalarından beraat etmiş general ve üst rütbeli subayların isimlerini bilen bilir de; ya savcı ve hâkimlerin kim olduklarını içimizden kaçımız hatırlar?

 

Bizde mahkeme kadıya mülk olmaz diye bir söz vardır. Bunu da bilen bilir; nedense yüksek görevlere gelenler veya siyasiler bu sözden bir anlam çıkarmak istemezler. O görevin sonuna kadar kendilerine bahşedildiğini sanırlar ve tabi aldanırlar.  Bir gün görevden alındıklarında, seçilmediklerinde veya altlarındaki koltuğu birileri çektiğinde sudan çıkmış balığa dönerler. 

 

Yaşamım boyunca yerli ve yabancı pek çok ünlü siyasiyi, bürokratı yakından tanıma şansına erişmiştim. Bazıları yönettiklerine yakın davranmışlar, onların bilgilerinden yararlanmışlardır. Bazıları daima asık suratlı bir görüntü sergilemeyi bilgelik veya yöneticilik sanmışlardır. Çok az konuşurlar, çevresini haşlarlardı… Emrindekiler onların kültürü ve bilgi düzeylerinin çok sınırlı olduğunu bilirlerdi. Yetersiz olduklarından höt zötle ! işi yürütmeye çalışırlardı… Oysa o tipler hasbelkader o makama oturtulmuşlardı. Ne gariptir ki; onlar  bunun bilincinde bile değillerdi!.. Altındaki koltuk çekilince o zaman bir şeylerin farkına varırlardı ama çoktan iş işten geçmiş olurdu…  

 

Londra’da soylu bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen ve romantizm akımının öncülerinden şair George Gordon Byron bakın ne kadar güzel söylemiş;

 

“Mutluluklar ömür boyu sürmez, ama çekilen acılar ömür boyu bellekten silinmez.”

 

Konumuz uzun ama yerimiz az…

 

Konuyu fazla uzatmadan yazımı noktalamalıyım. Nâzım Hikmet ile başlamıştım; yine Onun 1956’da yazdığı, güncelliğini koruyan  “İstiklâl” şiiriyle son vermek yerinde olacak:

 

“Bu zırhlıları, bu orduları tanırım,

 benim de sularıma girdiler,

 benim de toprağıma asker çıkardılar geceleyin.

 Kanıma susamıştılar.

 Çalmak istiyorlardı gözlerimin nurunu,

                 hünerimi ellerimin.

Döktük denize onları

1922’ydi yıllardan…

Mısırlı kardeşim;

şarkılarımız kardeştir,

         isimlerimiz kardeş,

yoksulluklarımız kardeştir,

        yorgunluğumuz kardeş.

Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa:

       İnsan, cadde, çınar,

savaşında senin yanındalar.

Köylerimde Kelâm-ı Kadim okunuyor

       senin dilinle,

       senin zaferin için…

Mısırlı kardeşim,

biliyorum, biliyorum,

istiklâl otobüs değil ki

      birini kaçırdın mı, öbürüne binesin…

İstiklâl sevgilimiz gibidir

      aldattın mı bir kere

       zor döner bir daha.

Mısırlı kardeşim,

kanalın sularına karıştı kanın.

İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur

       Toprağına, suyuna karıştıkça kanı.

Yaşamış sayılmaz zaten

   yurdu için ölmesini bilmeyen millet…

 

 

 

erdemyucel2002@hotmail.com

 

 

 

Yayın Tarihi: 2017-08-02 19:40:56