ŞİNASİ BEY’İN OSMANLICA MERAKI YÜZÜNDEN BAŞIMIZA GELENLER!

 

 

A. Bilgin Turnalı/hport.com.tr

 

 

Rahmetli Şinasi Ağabeyimiz İstanbul’un eski Osmanlı eserleri –özellikle hamamlar- üzerinde sayılı bir uzman olmakla birlikte, gerek yazılarında ve gerekse konuşurken ağdalı bir Osmanlıcayı kullandığı için, birlikte çalışırken bazen traji-komik olaylarla karşılaşmamız kaçınılmaz olurdu. Ben eski eserler ve onların kaynakları konusunda kendisinden çok yararlandım, bu nedenle aziz anısı önünde saygı ile eğiliyorum.

 

Uyarılarıma karşın bir türlü vazgeçemediği bu konuşma tarzı yüzünden,  yalnız büyük kentin varoşlarında ve gecekondu mahallelerinde değil, hattâ biraz mürekkep yalamış kişiler nezdinde de güçlüklerle ve yanlış anlamalarla karşılaşıyorduk. Kendisinden defalarca rica etmiştim, seviyesi düşük kişilerle konuşur ve bazı şeyler sorarken lâfa önceden ben başlayayım diye…Ancak söz verdiği halde yine araya girer ve ortalığı bir kavga ve çekişme ortamına sürüklerdi.

 

Bunların arasında en komik olanı, adını mecburen değiştirerek sunacağım mühendis Alp bey ile yaşanan bir olaydır. Şinasi bey bu zât ile İstanbul’un eski eserlerini gösteren bir harita üzerinde günlerce çalışmışlar. Bu arada bir akşam da Alp bey, ağabeyimizi akşam yemeğine evine davet etmiş ve onu eşi ile tanıştırmış. Tesadüfen o akşam da mühendisin baldızı da evde bulunuyormuş.Gündüz yapılan harita mesaisinden sonra Şinasi bey ayrılırken Alp bey’e “Refika’ya hürmetler!” demeye başlamış.Mühendis beyi ben de tanıyordum; bir gün bana telefon etti. “Bilgin bey,” dedi. “Biliyorsunuz, Şinasi bey müzmin bekârdır. Bizim evli olmayan baldızımızın adı da Refika’dır! Acaba ağabeyimiz baldızımızla evlenmek mi istiyor!? Siz onu benden daha iyi tanıyorsunuz…” dayanamayıp gülmeye başladım. Adam biraz sinirlenir gibi olunca hemen gülmeyi keserek “Alp bey,”dedim. Şinasi bey eşinize hürmetlerini sunuyor! Eski dilde Refika,hanım eş anlamına gelirdi!” Adam “Haaa-şimdi oldu, bayağı rahatladım! Eşimle birlikte kendisine ne cevap vereceğimizi şaşırmıştık!” demez mi… Telefonu kapattım ama gülmekten karnıma ağrılar girmeye başlamıştı.

 

Ertesi gün bu durumu Şinasi bey’e açıklayarak “Bu adamcağıza ayrılırken – Eşinize saygılar deseniz iyi olmaz mı?” dedimse de “Ben eş filan anlamam – yine refikaya hürmetler diyeceğim!” deyip konuyu kesti.

 

Üsküdar taraflarında eski bir kütüphaneye birlikte gitmiştik – orada birçok eski yazılı eserler olmasına karşın ilgili memur hanım çok genç ve deneyimsiz birisi idi. Şinasi bey her zamanki ağdalı üslûbu ile “Kütüphanenizdeki eserler hakkında muhtasar-müfîd bir hulâsanız var mı?” diye sordu. Yâni  “Yararlı ve Özet bir  bilgi notu var mı?” demek istiyordu. Kızcağız ezilip büzülerek ve kızararak “Efendim kartoteksimizde bu isimde bir yazar adı olmadığına eminim maalesef!”  demez mi? Ben yine karın ağrıları çekmeye başlamıştım.

 

Şimdi anlatacağım bir başka gülünç anı Şinasi bey ile benim aramızda geçmiştir. Ancak o kadar alaycı bir lisanla mukabele etmek zorunda kaldım ki kendisi bana epey kırıldı ve meydana gelen soğukluk yüzünden benden biraz uzaklaştı. Ama sonuçta yine eskisi gibi birlikte ve cânıgönülden çalışma ortamına kavuştuk.

 

Bir gün çalışmaya kısa bir ara verdiğimiz sırada, Şinasi bey Bayezid Kulesi’nin tepesindeki lâmbaların rengini soruşturmaya başladı.”Bilginciğim,” dedi. “Kırmızı lâmba kar demek, yeşil lâmba yağmur demek ve nihayet sarı lâmba sis demektir; bunları anlıyorum. Peki mavi lâmba hangi mânaya geliyor acaba? Müstakar mı (Değişmez demek)? Yoksa Mütehavvil mi (Değişken demek)?” Elimde olmayarak kıkırdadım. “Şinasi abi,”dedim. O lâmbaları yakanlar müstakar veya mütehavvil dediğini duysalar hep bir ağızdan âmin çekerler! Yahu mavi, göğün açık olduğunu belirtiyor, yâni hava açık ve gök mavi demektir!”  Suratını astı ve sustu.

 

Asıl tehlikeli olaylar Sirkeci/Cankurtaran yakınlarında başımıza gelmiştir. Eski bir çeşmenin yalak kısmında devşirme olarak antik bir sarkofaj (= lâhid) kullanılmıştı. Bizi oraya götüren gençten bir çocuk bu parçaya ısrarla “mezar yalağı” diyordu. Şinasi bey de çocuğa öğretmek için durmadan “lâhid – lâhid” diye bağırmaya başlayınca çevreden bıçkın tipler kavgaya karışmak için toplanmaya ve müdahale etmeye teşebbüs ettiler. Ağabeyimizi güç hal ile oradan çekip çıkarmıştım.

 

Yine oralarda buna benzer başka olaylar meydana gelmişti. Bana ilk sözü veya soruyu sormam için söz verdiği halde, eski ve harap bir tekkenin yanındaki özel mezarlık (= hazîre) ortadan kaybolmuş bulunduğundan (birçok örnekte olduğu gibi, mezar taşları mutlaka kırılıp atılmış veya yeni mezar taşlarına dönüştürülmesi için kazınmaya götürülmüştür) yanımıza gelen düşkün kıyafetli bir adama “Bu hazîreyi ne yaptılar, haberiniz var mı? Bu cinayettir!” diye bağırmaya başladı. Derken hazîreyi hazine olarak algılayan birkaç kişi daha çevremizde toplandı. “Biz hazine filan görmedik! Biz hırsız mıyız?” diye üzerimize yürüdüler. Oradan nasıl kurtulduk, adamlara ne diller döktüm, nasıl özürler diledim, emin olun tam anımsayamıyorum !

 

O belâlı yerin yakınlarında bir sokakta eski ve ortadan kalkmış bir tekkenin yerini saptamaya çalışırken Şinasi bey yanımızdan geçen orta yaşlı bir adama birdenbire “ Burada bir tekke varmış, hatırlıyor musunuz?” deyince adam bayağı sinirlenerek “Biz çocuklarımıza esrar filan içirtmeyiz – buralarda esrar tekkesi yoktur – varın gidin işinize!” diye bağırmaz mı?

 

Araya girdim “Bey,” dedim “Kusura bakmayın, biz MTRE Enstitüsü mensuplarıyız- bilimsel bir araştırma yapıyoruz – bu sokakta eskiden dervişlerin Huu! çektiği bir ahşap ev varmış, onun eski yerini tesbit etmek için çalışıyoruz!” deyince adam yumuşadı ve bize tekkenin yeri olan boş bir arsayı gösterdi.

 

Şinasi bey hâlâ “Yâhu bu adamlar ne kadar câhil – hiçbir şeyden anlamıyorlar – biz Türkçe konuşuyoruz!” diye sızlanıyordu.

 

 

Ahmet Bilgin Turnalı

Datça, 08 Ağustos 2017

 

 

 

 

Yayın Tarihi: 2017-08-09 08:49:05