Eşsiz Süpermen Enis'in serüvenleri!

 

 

 

A. Bilgin Turnalı/hport.com.tr

 

 

Süregelen yazılarımdan da anlaşılacağı gibi, bir anılar yazarıyım. Günlük politika konuları ile hiç ilgilenmediğim doğrudur. Bu işleri vatansever, korkusuz ve Atatürkçü köşe yazarları zaten hakkiyle başarıyorlar. Onlardan kopya çekerek yeni sorunlar yaratmaya hiç niyetim yok!

 

Ayrıca, nâçizâne sahip olduğum kültür birikimimi zâten muhtelif sempozyumlarda, konferanslarımda ve bilimsel ağırlıklı dergilerde sunmaya gayret ediyorum. Bu hoş ve tatlı-sert internet gazetesinde mâlûmatfüruşluk yapmak istemem.

 

Anılarımın arasında eski kültürümüzden gelen acı-tatlı anekdotlar, bazen de trajikomik olaylar yer almaktadır. Dudaklarınızda belirmesini beklediğim hafif bir tebessüm bile benim amacıma ulaşabildiğimi  gösterecektir.

 

Bu başarılı internet gazetesinde, ismimin altında biriken anılarımın birkaçı (örneğin, “Maldivler’de Bir Balayı” , “La Televizyon Umpa Megara Rezaleti” ve “Elektrikçi İhsan’ın Serüvenleri” gibi…) okurlarımın ve dostlarımın bazılarında “acaba komiklik derecesi artsın diye abarttım mı?” kuşkusu uyandırmış. Sizleri temin ederim ki bu anıların hiçbirinde en ufak bir mübalağa yapılmamıştır. Bu girift olayların asıl nedeni, benim araştırıcı ve karıştırıcı kimliğimden kaynaklanmaktadır. Şimdi sizlere sunacağım Enis’in Serüvenleri de aynı kurcalamaların sonucudur. Yeteneklerini abartan kişiler sorular sordukça daha da büyük komikliklere düşmektedirler. Bu hınzır tarafım benim küçüklüğümde başverdi, büyüdükçe de daha belirgin bir hâle dönüştü.

 

Soyadını mecburen gizlediğim ve maalesef genç sayılabilecek bir yaşta hayata veda eden Enis, benim yönetici pozisyonunda bulunduğum büyük bir uluslar arası şirketin İstanbul dışındaki fabrikasında satın alma işleriyle uğraşan bir departmanda çalışan bir memurdu. Ara sıra iş icabı İstanbul’a geldiğinde bana uğrar ve çok hürmetkâr bir tarzda benimle konuşurdu. Bir gün yakın dostlarımdan biri (o da fabrikadaydı) bana Enis’in inanılmaz öyküler anlattığını ve fabrikada çalışan hemen herkesin onu eşine az rastlanır bir palavracı olarak tanıdığını söyledi. En çok cinsel başarılarından söz açıp abartmanın şâhikasına yükselirmiş.

 

Şimdi ben, Enis’in bu özelliğini öğrenince uygun bir fırsat aramaya başladım. O sıralarda maiyetimde bulunan gençlerin hepsi kültürlü, üretken, lisan bilen, neş’eli ve usturuplu şaka yapabilen kimselerdi. Eren kardeşimle yaptığım sohbeti duymuşlar ve benden bir hareket beklemeye soyunmuşlardı.

 

Nihayet bir fırsat zuhur etti. Enis bir satın alma problemi için benim ofisime uğramıştı. Kahve ikram ettim ve konuşmaya başladık. İzmir Fuarındaki ünlü paraşüt kulesinden atlayıp ayak bileğimi incittiğimi söyledim. “O iş için belirli teknikler vardır, bunları uygulasa idiniz bileğiniz incinmezdi –vah vah Bilgin bey çok üzüldüm!” dedi.Tabii ben bu fırsatı yakalamış olarak hemen “Aman Enis bey, lütfen bahsettiğiniz teknikleri biraz açıklar mısınız?”  diye sordum. Enis bilgiç bir tavırla “Efendim,” dedi. “ Burada en önemli nokta, zamanında ve ölçülü olarak atılan perendedirler”.

 

“Güzel de, nasıl atılacak bu perende?”

 

Yeri gelmişken, Enis’in fiziğinden biraz söz açmak yerinde olacaktır. Kendisi takriben 1.60 lar boyunda, biraz göbeklice, toparlak bir zât idi.

 

“Ben,” dedi. “Bir keresinde çok yüksekten bir uçaktan paraşütle atlamıştım. Fakat paraşütüm açılmadı. Hay Allah! Yedek paraşüte asıldım. O da kaput değil miymiş? Mecburen uzun fulelerle perendeler atmaya başladım. Bu hareketler hızımı adamakıllı kesti. Son perendeyi atarken yere iki ayak üstünde indim. Sarsıntı ile yere kapaklandımsa da sadece sağ kolumun dirseği biraz sıyrıldı ve kanadı. Olayı seyreden eşim heyecandan bayılmıştı.”

 

Ben gülmemek için kendimi güç tutarken camlı bölmeden bizim gençlere baktım. Tam neler olduğunu anlamamakla beraber Enis’in perende atma taklitleri yüzünden gülmekten kırılıyorlardı.

 

Yazımı alabildiğine uzatmamak için, bundan sonra yukarıdaki gibi sorulu-yanıtlı bir “kateşizm” sunmadan sadece Enis’in kendi anlatımlarını  vereceğim.

 

Yılanlı  Vantilatör Serüveni :

 

“Efendim, ben bir gün arabamla Urfa – Siverek taraflarında çok sıcak bir günde yolculuk yaparken bir şakırtı koptu. Bir de ne göreyim? Asfaltın üzerinde upuzun yatan koca koca yılanların üstünden geçiyormuşum. Tam o sırada arabanın önünden bir şakırtı daha geldi. Meğer vantilatör kayışı kopmamış mı? Araç hararet yapmaya başladı. Ortalıkta yardımcı olacak kimseler yok! Hemen aşağıya indim, ezdiğim en uzun yılanı kayışın yerine bağladım ve o sâyede bir onarım merkezine kadar gidebildim. “

 

Etiler’in ilk zamanlarındaki  Kurt Sürüsü :

 

“Siz belki de o zamanlardaki  Etiler’i bilmezsiniz. Hemen hemen boş bir bölge hâlindeydi. Şiddetli kışlarda kar yağdığı zaman park etmiş araçlar tamamen kara gömülür, ortada yalnız anten direkleri kalırdı. İşte böyle bir kış gecesi çocuğum âniden hastalandı. Üst kattaki komşumuz doktor bey kuşpalazı –yâni difteri- tanısı koydu. Cankurtaran gelmesi olanağı yok! Doktor gerekli ilaçları yazdı ama bunları almak için taa 1. Levent’e gitmem gerekiyor. Mecburen sıkıca giyinip dışarı çıktım. O sıralarda Etiler’e kurtlar inerdi. Allahdan bu kurtların reisi olan irice bir hayvana bazen et v.b. verdiğim için beni çok iyi tanıyordu; bir kulağı hafif yarıktı. Binanın kapısından çıkar çıkmaz uzun ve korkunç bir uluma duydum. İstifimi bozmadan yoluma devam ederken bizim reis kurt karda kayarak bana yaklaştı ve paçalarıma sürünmeye başladı. Ben de onun başını ve yelesini okşayarak (Tamam aslanım…) dedim, ( Şimdi uslu uslu dolaşın, ben dönünce yine et vereceğim!) Böylece bu vartayı atlattık ! “

 

Barsakların Dökülmesi Üzerine Yapılan Dikiş:

 

“İstanbul dışındaki fabrikamızın bulunduğu kasabada birçok esnafa İngilizce dersi verdiğim için hepsi beni iyi tanıyorlardı. Bir gün caddede yürürken hepsi birden (Hocam buyurun bir kahvemizi için!) dediler. Darılmasınlar diyerek seçtiğim bir atölyeye girdim. Fakat maalesef farkında olmadan keskin ve hareketli bir bıçağın etki alanına girmişim. Acemi bir çırak yanlışlıkla düğmeye basınca o koca bıçak birdenbire karnımı yardı ve barsaklarım yere dökülüverdi. Atölyedekiler koşuştular,bazıları ambülans çağırmaya başladı. Ben onları sakinleştirerek barsaklarımı topladım ve uzun fuleli adımlarla doğruca evime gittim. Kayınvaldem şırak diye bayılarak yere düştü. Ben çenesi durmadan atan eşime (Sakin ol hanım– bir şey yok-sen şimdi bir çuvaldızı ateşte yak, depodaki naylon ipliklerle birlikte bir de irice bir makas getir !) komutunu verdim. Eşim istediklerimi getirince dışarı çıkıp kapıyı kapatmasını söyledim. Yarım saat içinde sancılarla boğuşarak karnımı dikmeyi başardım.”

 

“Bu operasyondan sonra kahveye gittim ve tavla oynamaya başladım. Allahsız kemik –yâni zar- durmadan gele atınca sinirden karnıma şiddetli bir ağrı girdi. Esnaf karşı çıkmama rağmen beni apar-topar en yakın hastaneye götürdüler. O sırada ameliyattan çıkan bir doktor, yanında asistanları ve hemşireleri ile yanıma geldi. Esnaf başıma gelenleri ona anlatınca, doktor alnındaki operatör gözlükleri ile karnımı iyice muayene etti. Sonra başını kaldırıp çevresindekilere hayretle baktı. Bana (İsm-i âliniz ?) diye sordu. Adımı söyledim. Elimi hararetle sıkarak (Sizi kutlarım Enis bey!) dedi. (Bize gelseydiniz biz de ancak bu kadar dikebilirdik! Yalnız bir şey kalmış…Hemşire hanım – lütfen tetanos serumunu getirir misiniz!) “

 

Amerikalı albayın Karısı ile Olan Aşk Maceram :

 

“Ben o sıralarda Ankara’da JUSMMAT denilen bir örgütte tercümanlık görevindeydim. Âmirim olan Amerikalı bir albayın eşi ile mercimeği fırına vermiştik. Adam bir gün görevli olarak İstanbul’a gidince kadın beni evine aldı, birlikte viskiler içtik ve işin sonunda yatak faslına geçildi. Tam o sırada yatak odasının kapısı tıklanmaz mı? Ben biraz sivil bir vaziyetteyim. Gelenin, kadının kocası ihtimali vardı. Ben derhal mesafeleri hesaplıyarak iki perende ile camlı balkon kapısına, oradan da artı iki perende ile havuzlu bahçeye erişmeyi plânladım. Bütün bunlar saniyeler içinde düşünülüyordu.”

“Derken kapı açıldı. İstanbul’dan sür’atle Ankara’ya dönmüş olan albay göründü. Hiç de kızgın veya şaşırmış gibi değildi. Tabii İngilizce olarak karısına (Şekerim, elbisemi acele değiştirmem gerekiyor-sanırım o elbise senin gardrobunda – izninle oradan alabilir miyim?) diye sordu. Kadın yüzünü buruşturarak eliyle şöyle bıkkın bir hareket yaptı. Ben o sırada gerilmiş bir vaziyette fakat ortaya bir tabanca çıkar diye tetikteyim. Perende atmaya hazırlanıyorum.”

“Albay ebisesini aldıktan sonra teşekkür ederek çıktı. Kadın bir (Öfff !) çektikten sonra bana dönerek (Go ahead dear ! ) dedi. Yâni ( Devam et sevgilim!) . Kriz zâil olmuş, korkulu anlar geçmişti. “

 

 

Datça’ dan 8 km. Uzaktaki Simi (Sömbeki) Adasına Doğru Tehlikeli Bir Yüzüş :

 

“Efendim, sizin Datça’da deniz kıyısına yakın bir yazlığınız var, biliyorum. Onun için bu anlatacağım serüveni, daha doğrusu başımdan geçen ciddî bir tehlikeyi daha iyi değerlendirebilirsiniz. Günümüzden epeyce evvel bir yaz günü arkadaşlarla o güzelim Datça’ya gitmiştik. Eh o zaman bayağı gençtim, kanım kıpır kıpır kaynıyordu. Arkadaşlar çadırımızın içinde ve önünde öğle uykusuna yatmışlardı. O sıralarda Datça hemen hemen bâkir bir ilçeydi, nüfus azdı, hatırlarsınız…”

 

“Sahilde dolaşırken gözüm tam karşıda uzanan Yunan adasına takıldı, orasının 5 mil mesafede olduğunu öğrenmiştim. Âni bir kararla denize atladım ve uzun kulaçlarla yüzmeye başladım. Gençlik işte! Adamakıllı açılmışım, bir ara geriye dönüp baktım – sâhil sisler içinde değil mi? Biraz yorulduğumu hissettim. İşte tam o sırada, yakınımda hareket eden bir balık sürüsünden ayrılan iki iri akya , açılıp kapanan solungaçları ve muzip gözleriyle bana sokularak iki yanımdan beni daha açığa sürüklemeye başlamazlar mı? Yöneldiğim taraf Simi adasıydı ama bunlar beni taa açıklardaki Rodos adasına doğru sürüklemeye gayret ediyorlardı. Tek çâre olarak bir sağımdakine bir solumdakine, yâni balıkların etli karınlarına nazikçe şap-şap vurarak ve tatlı bir sesle mırıldanarak onları vazgeçirmeye çalıştım. Bir süre sonra o iri akyalar mesajımı almış olmalılar ki beni bıraktılar. Ben de Simi’den vazgeçerek tekrar Datça sahiline doğru yüzmeye başladım. Fakat bitkin bir haldeydim. Arkadaşlarım beni yarı yarıya denizin içinde baygın bir halde bulmuşlar. Güç belâ kurtulmuştum.”

 

Şimdi sizlere son olarak, ünlü Acem palavracısı Meşhedî ‘ yi aratmayan bu öykülerin sahibinin küçük oğlu ile yaptığım kısa bir ayaküstü sohbetini nakletmek istiyorum :

 

Simi serüveninden az sonra, bir haber iletmek üzere ofisime gelen bu çocuğa “ Yahu geçmiş olsun, baban Datça açıklarında bir boğulma tehlikesi geçirmiş !”  dedim. “Yooo, olamaz !” diye cevap verdi.” “ Babam yüzme bilmez ki ! O plajlarda boyunu hiç geçmeden denize girer!!!”

 

 

Ahmet Bilgin Turnalı

Datça, 04 Ocak 2017

 

 

 

 

 

 

Yayın Tarihi: 2017-01-05 15:20:16