ALEVİLİĞİN İÇYÜZÜ ve DOĞUŞU

BEKTAŞİLİK  ve  ŞİİLİK İLE KARŞILAŞTIRILMASI

 

 

                                                                     Ahmet Bilgin Turnalı

 

                                              - 1.BÖLÜM –

 

Aslında bundan önce (Etimolojik Bir Tuzak: Bâtıniliğin İç Yüzü) başlıklı bir giriş yapmamız gerekiyordu. Çünkü yukarıdaki konu,aşağıya inen derin kökleri yüzünden bununla çok yakından ilgili olup,biri diğeriyle “sine qua non”  derecesinde bağlantılıdır.

 

Başlıktaki konunun sunuluşundaki zorluk,şu çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır:

1)      Orta Asya’dan Maveraünnehir,Horasan,İran,İran Azerbaycanı,Doğu Anadolu yolu ile Anadolu’ya akan binlerce ve binlerce Türk nüfusunun,çok geniş bir zaman ve coğrafya dilimi içerisinde yaşadığı uzun serüveni,birtakım hatâlı genelleştirmeler ve üstünkörü yorumlarla açıklamaya çalışmak;

 

2)      Çok ciddi ve bilimsel yöntemlerle incelenmesi gereken dinler tarihini (ve özellikle konumuzla ilgili bölümleri) Jean- Paul Roux,Fuad Köprülü,Abdülbâki Gölpınarlı,Claude Cahen,Irene Melikoff,Ahmet Yaşar Ocak vb.gibi uzmanlar yerine,âdetâ Erich Von Danikenvâri fantastik ve abartılı fikirler yolu ile çözümleme yolunu seçmek;

 

3)      13 ncü yüzyıla büyük hareket veren Hacı Bektaş-ı Veli,Mevlâna Celâleddin-i Rûmi gibi kişilikleri ve onları izleyenleri gerçekte oldukları gibi değil,yanıltıcı bir prizmadan, görülmek istendikleri gibi anlatmak;

 

4)      Bu sunudaki başka ve eklenen bir zorluğumuz da,sıra Bâtınilikle ilgili konulara geldikçe,doyurucu açıklamalara geçemeden yüzeysel kalma handikapımız olacaktır.

 

Ayrıca,Melâmilik,Kalenderilik ve Bektaşiliği incelemeden,Alevilik hakkında kesin hükümlere varmak mümkün değildir.

 

Bütün bu çekincelerle ve sınırlı bir zaman ve yer içinde –vüzuhsuzluğa düşmekten çekinerek- ana hatlarını değerli A.Y.Ocak hocamızdan ve diğer uzmanlardan temin ettiğimiz sunumuza başlıyoruz.

 

Çöl vâhâlarındaki hurma ağaçları altında meskenet içinde uyuyan Arabı,elindeki cenbiyesiyle Orta Asya ve Galya (Fransa) içlerine gönderebilen itici motor gücü hem incelemek ve hem de takdir etmek gerekir kanısındayız.Dört halife çağını izleyen Emeviler saltanatı (M.750’ye kadar) ve ondan sonraki Abbasiler (M.750-1258) devrinde Arap unsuruna karşı yeni müslüman ırklar belirmiş (Acemler+Türkler) ve baskın Arap milliyetçiliği bunlara Mevâli (=köleler) adını takmıştı.Öyle ki,bir kaldırımda bir Arap yürürken diğerleri aşağıya inmek zorundaydı.İslâmın yayılmasını ve savunmasını gönüllü olarak üstlenmiş ve daha sonra Seyfü’l-İslâm (=İslâm’ın kılıcı) adını almış bir ırka karşı (Türkler) bu son derecede haksız bir aşağılama idi.

 

10 ncu yüzyılın ünlü İran şairi,Şehnâme yazarı Firdevsî,ne Türkleri ve ne de Arapları sever.Onun şu dörtlüğü,Araplar için çok hakaretâmizdir:

              “ Deve sütü içip çekirge yiyen

                Arap,işi o raddeye getirdi ki;

                Kayzer (=İmparator) tâcı giymek istiyor.

                Tuh sana ey feleğin çarkı!”

 

 

MELÂMİLİK:

 

Melâmilik, daha doğru bir deyişle Horasan Melâmetiliği çoğu zaman sanıldığı gibi bir tarikat değildir.Bir neş’e,bir tavır,bir duygu yumağıdır.Her tarikatte bu neş’eye sahip olanlar bulunabilir.

 

Esas itibariyle,Abbasi İmparatorluğundaki Mevâli tabakasına mensup esnaf kesiminin mistik bir hareketidir.Melâmetiler,Maveraünnehir ile Horasan yöresi eski Hind-İran kültürünün (Budizm-Zerdüştilik / Mazdeizm-Maniheizm-eski Ortaasya Türk kültleri)zengin kalıntılarını saklayan bölgelerde (Nişapur-Herat-Belh-Kâbil gibi ana kültür üslerinde) M.S.9.yy’da iyice kök saldılar. Bu yüzyılda eski İran kültürünün ocağı olan Horasan bölgesinde Irak okulunun zühd’e (=sofuluğa) dayalı sûfilik anlayışından tamamen farklı,bütünüyle ilâhi aşk ve cezbe motifinin hakim olduğu bir akımdı bu...

 

Ortaasya  Türk kültleri deyince akla hemen  -yanlış olarak-  Şamanizm geliyor.Halbuki Şamanizm,sanıldığının aksine ,aslında bir büyü ve sihirler sistemidir(*).Türk kültleri denince; ilk önce taş-ağaç vb.gibi doğa kültleri,atalar (=dedeler) ve Gök Tanrı kültleri anlaşılmalıdır.

 

İlk Melâmiler,Budist rahiplerle temas ettiği bilinen Şakik-i Belhi,İbrahim-i Edhem (M.777),esnaf sınıfından Ebû Hafs El-Haddad ve Hamdun bin El-Kassar (M.885) gibi kişiliklerdir.

.

Melâmetliğin esasları şunlar idi:

a)      Fakr (=fakirlik,yoksulluk),malını satıp savarak bu akıma katılma,

b)      Tecerrüd (=izolasyon,bir köşeye çekilme),

c)      Dünyayı olabildiğince dışlama,

d)      Bir tekke veya bu tip bir müessesenin vakfına (vakıf senedine,vakfiyesine) bağlanıp geçinmeyi zül sayma.

 

Melâmeti,dâvâsından,ululuktan,halkın sevgi ve saygısını kazanmaktan vazgeçer.Kendini herkesten aşağı sayar.Çünkü Melâmet hırkasını “taşa çalmıştır” .Kazancıyla geçinir:bu geçinme tarzı Melâmetilikte çok önemli ve ayırıcı bir ögedir.Kazanç ve alınteri kutsaldır.Halkın sevgi ve saygısını da bir kayıt,bir ayak bağı bilir.İbâdetini bile gizler.Halkın kınamasından ürkmez.Hattâ halka kendini kasten kötü gösterir.

----------------------------------------------------------------------------------------

(*) Altay ve Yakut Şamanlığı bütün halinde eski Türk dini olarak kabul edilemez.Çok eski devirlerde büyük hakanlıklar ve devletler kuran Türkler’in dünya görüşlerinin ve dini telâkkilerinin Altay ve Yakut Şamanizmine nazaran  çok gelişmiş ve olgunlaşmış olduğu anlaşılmaktadır.

Sûfilerin taçlarına (serpuş),hırkalarına,vakıftan sebeplenip geçinmelerine,ileri gelen büyüklerden veya halktan saygı ve bağlılık görmelerine karşı,tasavvufun içinden fışkıran bir reaksiyondur.

 

13 ncü yüzyılda Anadolu’nun bağrından doğan iki büyük tarikat,Mevlevilik ve Bektâşilik, Melâmet kökenli oldukları halde,tekkesiz bir tarikat durumundaki bu akımın ilkelerinden bir anlamda ayrılarak yine bir tekkeye bağlanmış ve bu tekkenin vakıflarından geçinmeye başlamışlardır.

 

15 nci yüzyıl başlarında Hacı Bayrâm-ı Veli ile ortaya çıkan ikinci devre Melâmilerine kadar sürdürülen Melâmilik mensuplarına “Birinci Devre Melâmileri” adı verilmiştir.

 

 

                                                             

                                             

MOĞOL  İSTİLÂSI  ÖNCESİ  ve  SONRASI  ZORUNLU  GÖÇ     

                                  DALGALARI:

 

(A)  Moğollar Harezmşahlar Devleti’ni yıkınca (Kanglı+Kıpçak) Harezm Türkleri kovalanarak Anadolu’ya girmiş ve Rum (=Anadolu) Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad’a sığınmışlardı (M.1231).Keykubad’dan sonraki hükümdar,oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev II,deneyimsizlik ve bilgisizliği ile bunların reisi Kayır Han’ı,isyan edecek korkusu ile yakalattı.Zamantı  (*) Kalesi’ne kapatılan Kayır Han orada öldü.Bunun üzerine Güneydoğu Anadolu’da Harezmliler yağmalara başladılar,bazı göçebe Türkmenler de bunlara katıldı.

(B)  13 ncü yüzyıl başında zâten,Karahıtaylılar ile Harezmşahlar arasındaki savaşımlar nedeniyle Fergana’daki kentler boşalmış,Türkmenler batıya doğru büyük bir göç başlatmışlardı.Kuş donuna girmek (=kuş kılığına dönüşmek),taşları ve kayaları harekete geçirmek,ejderha öldürmek gibi inanç motifleriyle yüklü Yesevi babaları,bu Türk boyları ile birlikte kaçıp daha sonra da Cengiz orduları önünde Anadolu’ya sığındılar.Bu babalar, tarih içerisinde karşımıza zaman zaman büyücü,hekim,ozan,kam,din adamı ve hattâ kabile reisi kisvesi ile çıkabiliyorlar.

(C)  13 ncü yüzyıl ortalarında Cengiz’in müthiş ordularından ve bozkır imparatorluğunun acımasız pençesinden kaçan Oğuz,Karluk,Halaç,Kıpçak vb. Türkleri,Maveraünnehir’den Horasan,İran ve sonunda Anadolu’ya (bir kısmı Hindistan’a) akın ettiler.

 

Bu kalabalık göç dalgasının,kadın ve çocuklarıyla,bütün eşyaları,çadırları ve hayvan  sürüleriyle,aylarca süren zorlu bir yolculuk ile bu yeni topraklara gelmesinin,dinler tarihi,din sosyolojisi,sosyo-ekonomik şartlar bakımlarından ne anlama geldiği üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir.Ancak oraların büyük şehirlerinden göç etmiş kentli Türklerin varlığını da unutmamamız lâzımdır.

 

Daha çok yukarıda anlatılan değişik inanç motifleri ile yüklü,gelişim itibariyle heterodoks bir halk İslâmına mensup Türkmenler,kentlerde ve büyücek kasabalarda ticaret ve zanaat erbabı olarak daha rahat ve müreffeh bir hayat süren ve ortodoks Sünniliği sürdüren ırkdaşlarına,eski geleneklerinden ve yaşam alışkanlıklarından sıyrılmış oldukları için hakaretâmiz bir şekilde “Yatuk” sıfatını yakıştırmışlardı.

 

(*)  Zamantı veya Melikgazi Kalesi Kayseri/Pınarbaşı –Melikgazi beldesindedir.

 

 

DEVAM EDECEK...

Yayın Tarihi: 2017-08-11 14:48:09